Başarısızlıklar İmparatorluğu
Başarısızlıklar İmparatorluğu
M. Sami Zini
Bildiğimiz gibi Filistinlileri yerinden etme girişimleri hiç de yeni değil. Özellikle sömürgecinin müttefik olduğu ülkelerde günümüzde durumun farklı olduğunu düşünenler, önlerinin açılıyor olmasına fırsat sunanların gardlarının düşmesine Direniş unsurlarının sebep olduğunu görmezlikten geliyorlar. Zirâ “masa başı” pazarlık misyonunda kendine vazife biçen STK başkanları da dahil olmak üzere mazlum coğrafyalar üzerinden insani yardım ticaretinin kârı, bu coğrafyaları kendi menfaatlerine/ulusal(!) çıkarlarına göre tasnif etmelerine olanak sağlamakta. Böylece Gazze gibi mazlum ama Direniş ahlakına sahip olanların bölgesel denklemde ederi Hamas gibi “Modern” dışı iradelerin tasfiye edilmesine dönük pazarlıklara rahatça konu ediliyor. Bu işbirlikçi, modern diplomatik ve makyavelist devlet aklı modeli şimdilik kenarda beklesin. Biz Bernard Lewis’ten Trump’a uzanan yerinden etme “başarısızlık”larına bir bakalım.

1948 Nakba sonrası yerleşim projelerine yönelik atıflar işgali meşrulaştırmak ve uydu devlet statüsünü kuvvetlendirmek için bir süreklilik içermekteydi. O yıllardan sonra George Mack’ın Filistinlilerin Arap ülkelerine ve 1955’te Eric Johnson’ın Altmış bin Filistinlinin Latin Amerika’ya taşınması gibi Amerikan projeleri, Direniş unsurlarının ve Arap halkların muhalefeti karşısında başarısızlığa uğramıştı. Taşeron kuruluş Birleşmiş Milletler de 1951 Bland-Ford Planını ve 1953 Sina Projelerini öne sürmüştü. Soykırımcı apartheid rejim İsrail işgalcisinin ise Filistinlileri Arap ülkelerine entegre etme uğraşısı 1965 Levi Eşkol, 1967’de Ürdün ve Mısır’a yerleştirmek için ortaya atılan Yigal Allon ve Şaron’un 1970’de Sina yerleştirme planları da başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Irak işgaline ve neo-muhafazakarlar siyasete aktif desteğiyle bilinen Bernard Lewis’in 1992 yılında ortaya attığı Ortadoğu’nun, zorla yerinden edilmeye dayalı etnik mezhepsel birimlere bölünme teorisi aslında 2018’de Trump tarafından öne sürülen “Yüzyılın Anlaşması” planının ilk versiyonlarından biriydi. Bu anlaşma sonrasında Trump’ın yeniden seçilmemesiyle dondurulmuş olsa da “normalleşme” adı altında alttan alta işlenmeye devam etti. Çünkü önceki proje ve planlara istinaden sömürgecinin yanında Direnişten gocunan işbirlikçi Arap liderler ve yeni işbirlikçi müttefikler vardı. Hatta Hamas liderlerine “kardeşim” diye hitap edip, ‘uç beyliği’ garantörlüğünde pazarlıklara girişen devlet liderleri bu normalleşmeden ne kadar memnunsalar Direniş’in ifşa sürecinden ve Aksa Tufanı sonrası pazara çıkan ipliklerinden o kadar öfkeliydiler. Çünkü Gazze kendisine hâmi rolü oynayan ‘kırmızı çizgili çakalların’ artık ‘masa başı pazarlık ederi’ olmaktan yorulmuş ve kendi yolunu çizmeye karar vermişti. Aksa Tufanı öncesinde de İşgalcinin yerinden etme projeleri yeniden öne sürülmeye başlamıştı. 7 Ekim sonrası siyonist Maliye Bakanı Bezalel Smotrich’in çağrıları da bu projelere yönelikti. Katliam ve soykırımla beraber sonuçta 2.4 Milyon Filistinliyi Gazze içinde yerlerinden etmiş olsalar bile bu istedikleri bir sonuç değildi. Özelikle Hamas’ın lider kadrosunun siyasal mezhepler üstü askeri işbirliğine gitmesi, siyasi kadrosunun ‘ortada duran’ liderlerinin “devlet adamlığı” rolünde mesafe kaydetmesi bölgedeki sömürgeci müttefiklerinin ve işbirlikçi rejimlerin tedirginliğinin artmasına neden oldu. İlk başlarda Gazze dışında haince katledilen direniş liderlerinin kimlikleri bize bu konuda daha açık ipuçları vermekte (Kenarda bekleyen konuya geri döndüğümüzde belki de izleri sonradan ortaya çıkacak ihanet zincirinin ‘Modern diplomasi’ şatafatında nasıl normalleştirildiğini de göreceğiz). Her haliyle ABD Başkanı Trump’ın yeni olmayan eski bir planı ısıtıp servis etmesinin nedeninin sadece işgalcinin güvenliğinin sağlanmasıyla ilgili olmadığı ortada. Pasif ve işbirlikçi siyasal mezhepçi ulus-devletlerin, aktif ve direnişçi siyasal mezhepçiler karşısında güçlenmesi karşılığında kendisiyle el sıkışmış olması bize, Amerika’nın yaklaşık 70 yıllık mevcut hegemonyasında karşılaştığı sorunları ve kuruluşundan iki yüz küsur sene sonra kendi içinde baş gösteren ayrışmaları totaliter rejime dönüşme kurgusuyla dağıtmayı amaçladığını ve ortaya çıkacak yükün el sıkışılanlarca üstlenileceğini göstermekte. Bu açmazın sonuçları hem Avrupa’nın jeopolitik meydan okumaya vereceği tepki de hem de Ukrayna gibi taşeronlarda görülecektir. Bu tüm parlatılmışlığına rağmen barbar hegemonik imparatorluğun başarısızlığının göstergesidir.

Sömürgeci kuruluşların, yine aynı uluslararası kuruluşların “hukuk” masallarına aykırı olmasına rağmen bunca yıldır düzenledikleri yerinden etme planlarına karşı Direniş unsurlarının son sözü söyleme hakkı, “Dördüncü Cenevre” sözleşmesinden çok daha kesin bir kararlılık içermekte. Her ne kadar bu sözleşmeler “insan hakları” bağlamında ele alınsa da “insan”ı tanımlayan sömürgecilik zihniyeti karşısında tutarsız oldukları zaten ortada. Onların insana hak tanımaya dönük tanrısallıklarına, insani yardım ticareti üzerinden palazlandırılan uç beylerine hayran, ellerindeki kazanımlarını kaybetmemek için her şeye razı olan tebaalar dışında kimse iman etmeyecektir.
Sömürgeci, işgalci ve bunlarla her türlü işbirliği içinde olanlar insanlığı kategorize etmeye devam ediyorlar. Gazze onlar için bir sorundu ama şimdi çok daha büyük bir sorun. Gazze’de ateşkes güllük gülistanlık bir ortam yaratmadı, işgal ve Amerikan işbirlikçileri var olduğu sürece da asla böyle bir şey olmayacak. Tüm bunları herkesin en azından yutkunmadan önce düşünmesi gerekiyor.
Ve anlaşılması gereken gerçek şudur ki Gaze asla bir mesele olmamıştır; sadece bir toprak parçası da olmaması gibi…